YAYINLARIMIZ

Coronavirüs Hukuku - 4 Coronavirüs Krizinin Kira Sözleşmelerine Etkisi Ve Kiracının Kira Bedelini Ödeme Yükümlülüğü

Her olağanüstü dönem kendi hukukunu yaratır demiş ve buna da CoranaVirüs Hukuku adını vermiştik. Devamında da her yazımızda farklı bir alana değineceğimizden bahsetmiştik.  Bu yazımızın konusu en çok merak edilen konulardan biri, CoronaVirüs krizinin kira sözleşmelerine etkileri, kiracının kira bedelini ödeme yükümlülüğünün devam edip etmeyeceği, kiracı kiralayan ilişkilerinin bu durumdan nasıl etkileneceği hususu.

Malum CoronaVirüs salgını sebebiyle vatandaşları korumak ve salgının yayılmasını engellemek amacıyla ülke çapında oldukça ciddi önlemler alındı, virüsün yayılmasının önlemek amacıyla halk evde kalmaları yönünde uyarıldı, yüksek risk grubu içerisinde yer alan 65 yaş üstü vatandaşlar ve kronik rahatsızlığı bulunanlara ve 20 yaş altındaki gençlere sokağa çıkma yasağı getirildi, restoranlardan, kuaförlere, spor salonlarından bar ve kafelere kadar pek çok farklı iş kolunda faaliyet gösteren iş yerlerinin kapatılması gibi önlemler alındı. Akabinde AVM’ler kapandı, sokaklar boşaldı.

Sağlık açısından her ne kadar yapılanlar doğru ise de, ekonomik açıdan çok ciddi menfi etkilerinin olması da kaçınılmazdı.  Tüm ekonomi çevreleri ciddi bir krizle karşı karşıya olduğumuzu teyit ediyorlar, Amerikalı ekonomistler tarihin en büyük resesyonuna hazırlanın derken, IMF Kaynakları, CoronaVirüs için dünyada eşi benzeri görülmemiş bir ekonomik kriz olarak bahsediyorlar.  Tüm bu gelişmelerin ülkemizi vurmaması düşünülemez elbette…

Alınan önlemler doğal olarak bazı sektörlerin yavaşlamasına, bazılarının da tamamen durmasına neden olmuş durumda.  Bu işletmelerin büyük bir kısmı mülk sahibi değil, kiracı konumundalar. Sonuçta bu işletmeler, açık da olsun, kapalı da olsun, bulundukları yeri işgal etmeye devam ettikleri için kira ödemeye devam ediyorlar. Kira sözleşmeleri, işletmenin ne durumda olduğundan bağımsız olarak işlemeye devam ediyor. 

Peki, bu CoronaVirüs krizinden doğrudan veya dolaylı olarak etkilenen firmalar ve hatta İç İşleri Bakanlığı genelgesi sebebiyle mecburen işletmesini kapatmak durumda kalan firmalar, işyerleri, işletmeler, serbest meslek erbaplarının bu kiraları nasıl ödenecek?  Gelirini bu kiraya bağlamış işyeri ve dükkân sahipleri haklı, peki işleri duran iş yapamayan kiracılar haksız mı? Elbette değil, onlar da haklı.

Peki Kira sözleşmeleri ile ilgili bir yasal düzenleme var mı ?

Maalesef taraflar arasında ciddi sorun olmaya aday bu konu hakkında tek bir düzenleme mevcuttur. Konuyla ilgili bu yasal yasal düzenleme 26.03.2020 tarihli Resmî Gazetenin 31080 Mükerrer sayısında yayınlanan 7226 sayılı BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN’da yer alan kısacık ama ilginç hüküm şöyle diyor;     GEÇİCİ MADDE 2 – (1) 1/3/2020 tarihinden 30/6/2020 tarihine kadar işleyecek iş yeri kira bedelinin ödenememesi kira sözleşmesinin feshi ve tahliye sebebi oluşturmaz.

Madde bu kadar. Peki, kanun koyucu kiracıları korumak adına bir adım atmış oldu diyebilir miyiz ona bakalım ; Esasen bu sadece fesih ve tahliyeleri kapsayan bir madde. Özetle, 1 Mart ve 30 Haziran tarihleri arasında işleyen kira bedelleri süresi içinde ödenmezse, bu durum fesih ve tahliye sebebi oluşturmaz deniyor. Ama anlaşılan o ki ticaret hayatı hemen hemen durmasına rağmen ödeme yükümlülüğü aynen devam ediyor. Yani aslında kanun koyucu bize göre ; “kira bedelleri gecikebilir, ödenemeyebilir, geç ödenirse azıcık idare edin” diyor. Diyor da hemen hemen hiç ödenemeyecek kira bedelleri için bir hüküm var mı? Hayır mevcut değil. Bu durumda geç de olsa ödenecek anlamı çıkarılabilir. Peki ya hiç ödenemez hale gelmişse ne yapılabilir?   Kiracıların başvurabileceği herhangi bir hukuki imkân var mı? Şimdi bu detaylara bakalım.

Kira Sözleşmeleri ile ilgili Genel Kural ne diyor?

Türk Hukukunda Kira sözleşmeleri 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’na tabidir. Borçlar Kanunu madde 313’e göre Kira bedelini ödeme borcu kiracının 1 numaralı borcudur. İlgili madde ; ”Kiracı, kira bedelini ödemekle yükümlüdür” diyor.  Kira bedelinin ödenmemesi, yasada aranan diğer şartların da gerçekleşmesi ile kiracının temerrüdüne düşmesine neden olur. Yani borç gecikmeye girer ve derhal ödeme yükümlülüğü doğar.

Borçlar Kanunu madde 315‘de ise kiracının temerrüdüne ilişkin özel bir düzenleme yer almaktadır. Bu düzenlemeye göre; “Kiracı, kiralananın tesliminden sonra muaccel olan kira bedelini veya yan gideri ödeme borcunu ifa etmezse, kiraya veren kiracıya yazılı olarak bir süre verip, bu sürede de ifa etmeme durumunda, sözleşmeyi feshedeceğini bildirebilir. Kiracıya verilecek süre en az on gün, konut ve çatılı işyeri kiralarında ise en az otuz gündür. Bu süre, kiracıya yazılı bildirimin yapıldığı tarihi izleyen günden itibaren işlemeye başlar.” denilmektedir.

Özetle tanınan bu süre içerisinde kiracının borcunu ifa etmemesi halinde sözleşmeyi feshetmek mümkündür. İşte yukarıda bahsi geçen 7226 sayılı Kanun’un geçici 2. maddesinde getirilen düzenleme ile kiracıların 1 Mart 2020 ile 30 Haziran 2020 tarihleri arasında muaccel olan kira bedellerinin ödenmemesi sebebiyle temerrüde düşmeleri halinde Borçlar Kanunun 315. Maddesi uygulanamayacak yani, kira sözleşmesi feshedilemeyecek ve kiracının tahliyesi istenemeyecek ve bu dönemleri kapsayan süre içinde ödenmeyen kira bedellerine ilişkin yapılan ihtarlar, “haklı ihtar” olarak da kabul edilemeyecektir.

7226 Sayılı Kanun ile getirilen düzenleme, bahsettiğimiz gibi, kira sözleşmesinin feshedilmesini engellemektedir, ancak kira alacağını ortadan kaldırmamaktadır. Kira borcunu ifa etmeyen kiracının temerrüde düşmesini tamamen engelleyen bir düzenleme mevcut değildir. Yasal olarak gerekli diğer şartların varlığı halinde kiracıların borçlu temerrüdüne düşmesine engel olmamaktadır. Kısaca, bu süreçte işleyen kira bedellerinin ödenmemesi durumunda hem kira bedeli ve hem de temerrüt yani gecikme faizi talep edilmesine engel bir durum yoktur.

Kira Sözleşmelerinde Hukuki Ayıp Konusu:

Hukuki açıdan kira sözleşmeleri genel olarak kullandırma borcu doğuran sözleşmelerdendir. Kullandırma borcu doğuran sözleşmelerde taraflardan birisi elindeki bir malın kullanımını karşı tarafa devretmeyi taahhüt ederken diğer taraf bedel ödemeyi taahhüt eder. Taraflar arasında da sürekli bir borç ilişkisi söz konusudur.  Nitekim Borçlar Kanunu madde 301’e göre; “…Kiraya veren, kiralananı kararlaştırılan tarihte, sözleşmede amaçlanan kullanıma elverişli bir durumda teslim etmek ve sözleşme süresince bu durumda bulundurmakla yükümlüdür. Bu hüküm, konut ve çatılı işyeri kiralarında kiracı aleyhine değiştirilemez; diğer kira sözleşmelerinde ise, kiracı aleyhine genel işlem koşulları yoluyla bu hükme aykırı düzenleme yapılamaz…”  

Bu maddede kısaca, kiralayanın, kira konusu şeyi sözleşmede öngörülen kullanma amacına uygun şekilde teslim etmek ve sözleşme süresi boyunca kiralananı bu durumda bulundurma yükümlülüğü vardır.  Bunun anlamı şudur; Kiralayan kira konusunu teslim edildikten sonra kiralananın sözleşmede belirlenen amaca uygun olarak kullanılmasını engelleyen, faydalanma olanağını azaltan ya da tamamen ortadan kaldıran bir hukuki yasaklama ve sınırlamanın varlığı halinde ayıp hükümleri devreye girmektedir. Böyle bir durumun ortaya çıkması halinde de hukuki açıdan bu durum kiraya verenin sorumluluğunu doğurmaktadır.  Bu durumda hukukta ayıp olarak adlandırılmaktadır.

Geniş açıdan bakarsak, kiralananın yasal düzenlemeler nedeniyle sözleşmede kararlaştırılan amaçla kullanılamaması da ayıp olarak değerlendirilebilir. Ve dolaylı olarak da kiraya verenin sorumluluğunu doğurmaktadır.  Doktrinde ve Yargıtay kararlarında sıklıkla geçtiği üzere, kiraya verenin ayıptan sorumlu olması için illa kusurlu olmasına ise gerek yoktur. Yani, kiralananın sözleşmeye uygun olarak kullanılmasını engelleyen durumun, illa kiraya verenden kaynaklanması gerekmez.  Nitekim, CoronaVirüs salgını sebebiyle, alınan önlemler sonucu çıkarılan İçişleri Bakanlığı Genelgesi ile bazı iş kollarının faaliyetleri geçici olarak durdurulmuştur. Bu sebeple, faaliyeti yasaklanan işyerlerinde kiracıların, taraflar arasında imzalanan kira sözleşmesinde kiralama amacı açık şekilde belirlenmiş ise ayıp hükümlerine müracaat etmesi bizce mümkündür.

Nitekim, Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2017/ 6665 E. ve 2019/2371 K. sayılı oldukça yeni tarihli bir kararında aynen şöyle demektedir. “….6098 sayılı TBK’nun 301.maddesinin ifadesi ile kiraya veren; kiralananı sözleşmede amaçlanan kullanıma elverişli bir durumda teslim etmek ve sözleşme süresince bu durumda bulundurmakla yükümlüdür. Kiraya veren bu borcu sadece fiili bir teslim ile ifa etmiş olmaz. Kiracı kiralananı hangi maksat için tutmuş ise kiraya veren o maksada elverişli bir tarzda teslim ile mükelleftir. Kiraya veren sözleşme süresince kiralananda meydana gelen bozuklukları ve eksikleri kiracının bir kusuru yoksa gidermekle yükümlüdür. Kiralananın ayıplı olarak teslimi nedeniyle kiralananın kullanılmasında imkânsızlık veya derecesinde düşüklük meydana gelmiş ise bu durumda kiracının TBK’nun 123. ve 125. maddeleri dairesinde hareket ederek mevcut ayıbı uygun bir sürede kiraya verene ihbar etmesi beklenir.  Yine 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 305. maddesine göre …kiraya verenin kiralananın sonradan ayıplı hale gelmesinden doğan sorumluluğuna başvurabilir. Kiralanan sonradan ayıplı duruma gelirse kiracı, kiraya verenden ayıpların giderilmesini veya kira bedelinden ayıpla orantılı bir indirim yapılmasını ya da zararının giderilmesini isteyebilir. Önemli ayıp durumunda kiracının sözleşmeyi fesih hakkı saklıdır. 307. maddesine göre kiracı, kiralananın kullanımını etkileyen ayıpların varlığı halinde, bu ayıpların giderilmesine kadar geçen süre için, kira bedelinden ayıba orantılı indirim isteyebilir…”

Karar son derece açık ve ileri sürdüğümüz bu savımızı oldukça destekler görünüyor.

Kararda bahsi geçen Borçlar Kanunu madde 305- “Kiralanan sonradan ayıplı duruma gelirse kiracı, kiraya verenden ayıpların giderilmesini veya kira bedelinden ayıpla orantılı bir indirim yapılmasını ya da zararının giderilmesini isteyebilir. Ancak, zararın giderilmesi istemi diğer seçimlik hakların kullanılmasını önlemez.” şeklindedir.

Kararda bahsi geçen diğer bir madde ise kira bedelinin indirilmesi başlıklı Borçlar Kanunu madde 307-  “…Kiracı, kiralananın kullanımını etkileyen ayıpların varlığı hâlinde, bu ayıpların kiraya veren tarafından öğrenilmesinden ayıbın giderilmesine kadar geçen süre için, kira bedelinden ayıpla orantılı bir indirim yapılmasını isteyebilir…” demektedir.

Buraya bir de Borçlar Kanunu madde 306’yı ekleyelim; “…. Ayıbın, kiralananın öngörülen kullanıma elverişliliğini ortadan kaldırması ya da önemli ölçüde engellemesi ve verilen sürede giderilmemesi hâlinde kiracı, sözleşmeyi feshedebilir…”

Konu derin ve detaylı o sebeple detaylı açıklama gerekiyor mecburen.. Peki bu kadar açıklamadan sonra şimdi can alıcı soru şu : CoronaVirüs Krizi Sebebiyle Ayıp Hükümlerine dayananılabilirmi ?

Tüm bu yasal hükümler bir arada değerlendirildiğinde Hukukçuların ciddi şekilde ikiye ayrıldıklarını görüyoruz. Bir kısım, mücbir sebeple ve kiralayanın hiçbir etkisi olmaksızın oluşan bu kriz karşısında bahsi geçen ayıp hükümlerine başvurulmasının mümkün olmadığı yönünde görüşler ileri sürmektedirler.

Ancak, edimler arasında denge prensibi gereği, kamusal bir kararla faaliyetleri geçici olarak durdurulan iş yerlerine tüm yükü yüklemek ne derece doğrudur. İşyerlerinin çalışamadığı bu dönemde, bize göre, Borçlar Kanunu madde 307 uyarınca kira bedelinde indirim talep edilebilmesi pek ala mümkündür.

Her ne kadar yukarıda yer alan madde 306 gereği fesih hakkı da bulunsa, bir sözleşmede iki tarafı olduğu gerçeği ve edimler arasında da bir denge de güdülmesi gerektiği için burada fesih imkanından çok, kira bedelinde indirim talep edilmesi bizce hem halin icabına ve hem de dürüstlük kuralına daha uygun görünmektedir.

CoranaVirüs krizi sebebiyle Aşırı İfa Güçlüğü ve Medeni Kanun 2. Maddede yer alan Dürüstlük Kuralına dayanılabilir mi?

Borcun konusu imkânsız olmamakla birlikte, borçluya isnat edilemeyen olağanüstü bir durumdan ötürü ifası güçleşebilir. Bir başka ifadeyle, borcun ifası halen mümkün olmakla birlikte, söz konusu borcun sözleşmede kararlaştırılan şekliyle ifası borçlu açısından oldukça güç sonuçlar doğurabilir.

Her ne kadar sözleşmeye bağlılık ilkesi borçlar hukukuna egemen olan ilkelerden biri olsa da, sözleşmenin bu şekilde, ilk kararlaştırılan haliyle uygulanması birtakım adaletsizlikleri de beraberinde getirebilir. Bu adaletsizliği gidermek için ilk akla gelen hukuki kurum sözleşme koşullarının değişen şartlara uyarlanmasıdır. Belirtmek gerekir ki, borçlu aşırı ifa güçlüğüne düştüğü her durumda Türk Borçlar Kanunu madde 138 gereğince sözleşmenin uyarlanması veya sözleşmeyi sona erdirme hakkına sahip olmaz. Bu hukuki imkânlardan yararlanabilmesi için, yani sözleşmenin değişen koşullara uyarlanması ya da dönme hakkının kullanılması, şu dört koşulun birlikte gerçekleşmesine bağlıdır ;

  1. Sözleşmenin yapıldığı sırada, taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum ortaya çıkmış olmalıdır.
  2. Bu durum borçludan kaynaklanmamış olmalıdır.
  3. Bu durum, sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirmiş olmalıdır.
  4. Borçlu, borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olmalıdır.

Maddeye göre, uyarlamanın bütün koşulları gerçekleşmişse borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteyebilir. Bunun mümkün olmaması hâlinde borçlu, sözleşmeden dönebilir; sürekli edimli sözleşmelerde ise kural olarak, fesih hakkını kullanır. Dolayısıyla böyle bir müracaat halinde hâkim, söz konusu şartların mevcut olup olmadığını titiz bir şekilde değerlendirmeli ve sonuca ulaşmalıdır. Ancak, objektif olarak bakıldığında CoronaVirüs krizi sebebiyle ortaya çıkan durum tam da yasada tariflendiği gibidir.

Öte yandan bu çözüm yani aşırı ifa güçlüğü nedeniyle sözleşme koşullarının uyarlanması aynı zamanda Türk Medeni Kanunu’nun meşhur 2. Maddesinde yer alan dürüstlük kuralına da uygundur. Doktrinde Türk Borçlar Kanunu madde 138 hükmünün gerekçesinde aşırı ifa güçlüğüne dayanan uyarlama isteminin temeli olarak bu maddede yer alan dürüstlük kuralı olduğu da ifade edilmektedir.  Bu gerekçeye paralel olarak da Yargıtay' ın vermiş olduğu kararlarda dürüstlük ilkesinden yola çıkarak sonuca ulaşmaya çalıştığı da bir gerçektir.

Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu vermiş olduğu bir kararında, "….İşte edimler arasındaki dengeyi aşırı derecede bozan olağanüstü haller harp, ülkeyi sarsan ekonomik krizler, enflasyon grafiğindeki olağanüstü yükselmeler, şok devalüasyon, para değerinin önemli ölçüde düşmesi gibi hallerde sözleşmeye bağlılık ile sözleşme adaleti ilkeleri arasında bir çelişki hasıl olur ve artık sözleşmeye sıkı sıkı bağlı kalmak adalet, hakkaniyet ve objektif hüsnüniyet (MK md.2/2) kaidelerine aykırı bir durum yaratır hale gelir. Bu adaletsiz sonuçları bertaraf etmek için, bugün İsviçre-Türk Hukuku’nda çoğunlukla dayanılan esas, dürüstlük kuralı uyarınca çözüm bulunmasıdır…" şeklinde çok açık ifadelere yer vermiştir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu bir başka kararında da şu ifadelere yer vermiştir; “…Tarafların iradelerini etkileyip sözleşme yapmalarına neden olan şartlar daha sonra önemli surette, çarpıcı, adaletsizliğe yol açan olayların gerçekleşmesi ile değişmişse taraflar artık o akitle bağlı tutulmazlar. Değişen bu koşullar karşısında Medeni Yasa'nın 2. maddesinden yararlanılarak sözleşmenin yeniden düzenlenmesi imkânı hasıl olur.  Sözleşmenin edimler arasındaki dengeyi bozan olağanüstü halleri, harp, ülkeyi sarsan ekonomik krizler, enflasyon grafiğindeki aşırı yükselmeler, şok devalüasyon, para değerinin önemli ölçüde düşmesi gibi; sözleşmeye bağlılığının beklenemeyeceği durumlar örnek olarak gösterilebilir. Karşılıklı sözleşmelerde edimler arasındaki dengenin olağanüstü değişmeler yüzünden alt üst olması, borcun ifasını güçlendirmesi durumunda "İŞLEM TEMELİNİN ÇÖKMESİ" gündeme gelir. İşte bu bağlamda hâkim, somut olayın verilerine göre, alacaklı yararına borçlunun edimini yükseltmeye veya borçlu yararına onun tamamen veya kısmen edim yükümlülüğünden kurtulmasına karar verebilir ve müdahale ederek sözleşmeyi değişen koşullara uyarlar..." 

Yargıtay Hukuk Genel kurulunun kitap gibi, gayet açık ve net bu kararlarından sonra başka bir ilave yapmaya gerek olmadığı düşüncesindeyim.

Kira bedelleri için geçerli olan bu durum yanında acaba Kiracı, ayrıca Aidat ve Genel Giderlere Katılmaktan da Kaçınabilir mi ?

Sözleşme koşulları veya kira bedeli için getirilen imkânın aidat ve genel giderlere katılmama yönünde kullanılması ise bize göre pek mümkün gözükmemektedir.  Nitekim, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nda yer alan ana gayrimenkulün genel giderlerine katılma başlığı altındaki Madde 20/c hükmü gereği; “…Kat malikleri ortak yer veya tesisler üzerindeki kullanma hakkından vazgeçmek veya kendi bağımsız bölümünün durumu dolayısıyla bunlardan faydalanmaya lüzum ve ihtiyaç bulunmadığını ileri sürmek suretiyle bu gider ve avans payını ödemekten kaçınamaz…” demektedir.  

Buna rağmen yine de işlem temelinin çökmesi ve hâkimin sözleşmeye müdahalesi ile sözleşmeyi değişen koşullara uyarlanabileceğini ve ödeme miktarında hakkaniyete uygun indirim talep edilebileceğini iddia eden görüşler de mevcuttur. Aidat rakamlarının nispeten az olması sebebiyle rakamsal olarak bu yönde bir başvuru değer mi buna bakıp değerlendirmek gerekir düşüncesindeyiz.   

Son söz;

CoronaVirüs salgını sebebiyle, alınan önlemler sonucu çıkarılan İçişleri Bakanlığı Genelgesi ile bazı iş kollarının faaliyetleri geçici olarak durdurulmuş olması ve buna dayalı olarak pek çok işletmenin kapatılması sebebiyle, faaliyeti yasaklanan işyerlerinde kiracıların ayıp hükümlerine müracaat etmesi ve işyerlerinin çalışamadığı bu dönemde, Borçlar Kanunu madde 307 uyarınca kira bedelinde indirim talep edilebilmesi bizce pek ala mümkündür. Bunun yanında edimler arasındaki dengeyi aşırı derecede bozan olağanüstü hal sebebiyle, aşırı ifa güçlüğüne düştüğü gerekçesi ile Türk Borçlar Kanunu madde 138 gereğince hakimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını ve sözleşme koşullarının değiştirilmesi veya kira sözleşme bedelinde indirim yapılmasını isteyebilirler. 

Kamusal kararla işletmelerini kapatmak durumunda kalan işyerleri ve firmalar için ifa imkansızlığı sebebiyle birinci çözümün, piyasa koşullarının değişmesi sebebiyle örneğin AVM’lere giren müşteri sayısının aşırı düşmesi, sokaklarda insan kalmaması neticesi işletme maliyetini karşılamayacağı için kendi insiyatifi ile işletmelerini kapatan işletmeler için ikinci çözümün düşünülmesi daha akla yatkındır ancak mahkemeye müracaat ederken her iki hükme birden ayrı ayrı dayanmak çok daha mantıklı olacaktır.  

Hâkimin sözleşmeye müdahalesi ve yeni duruma uyarlanması bazı ispat vasıtalarına ihtiyaç gösterecektir. CoronaVirüs’ün günlük yaşama olan etkileri, 20 yaş altı ve 65 yaş üzeri ile kronik rahatsızlığı olanların sokağa çıkma yasağı, her kesimden müşteri sayısındaki azalma, sokağa çıkabilen ve AVM’ye giren müşteri sayısındaki dramatik düşüşler, yüksek işletme maliyetleri, risk sebebiyle işe gelmek istemeyen çalışanlar, karşılanamayan personel giderleri, mal tedarikinde yaşanan güçlükler, lojistik imkanlardaki kısıtlamalar, şehre giriş çıkışların yasaklanması, satın alma imkanlarının azalması, vatandaşların daha çok sanal alışverişe dönmeleri, işletmeye müşteri kabul imkanının kalmaması ve bazı işlerin sadece gel al veya eve dağıtım işine dönmesi neticesi yaşanan kayıplar ile velhasıl toplamda oluşan ciddi satış ve ciro kaybı gibi hususların işletmeler için kolayca ispatlanabilir olduğunda kuşku yoktur.    

Yasalarımızda yer alan bu iki hüküm CoronaVirüs krizi sebebiyle zor durumda olan işletmeler için can simidi olacaklardır. 

Erdal Kardas

Avukat / K&P Legal Hukuk Bürosu

 

 

 

Diğer Makaleler